Hikâye, Selim adında bir öğretim görevlisinin hikayesiydi:
Selim’in babasından kalma eski bir defteri varmış. Kapağı yıpranmış, bazı sayfaları yerinden gevşemiş bu defterde yarım bırakılmış cümleler, üstü çizilmiş notlar ve nereye varacağı belli olmayan düşünceler dururmuş. Selim yıllar boyunca ara sıra defteri açar, aynı satırların üzerinde oyalanırmış. Fakat ne zaman okumaya başlasa, babasının asıl neyi işaret ettiğini tam yakalayamadan defteri kapatırmış.
Üniversitede bilgi üzerine ders verirmiş Selim. Öğrencilerine bilginin nereden geldiğini, neye dayanarak doğru sayıldığını, insan aklının nereye kadar uzanabildiğini anlatırmış. Söylediklerinde bir yanlışlık yokmuş; ama ders bitip sınıf boşalınca içinde hep açıklanmamış bir yer kalırmış. Bilgiyi tarif edebiliyor, bölümlere ayırabiliyor, kavramların arasına yerleştirebiliyormuş. Yine de bir bilginin insanda nasıl uyandığını, nasıl canlanıp başka bir yöne aktığını anlatamıyormuş.
Bir gün defteri yeniden karıştırırken babasının daha önce de gördüğü bir cümlesine rastlamış:
“Bilgi elde tutulunca ağırlaşır; dolaşıma girince hafifler.”
Bu cümle Selim’e eskiden yalnızca paylaşmakla ilgili sade bir öğüt gibi görünürmüş. O gün ise başka türlü gelmiş. Sanki babası bilgiden bir eşya gibi değil, insanlar arasında yer değiştirdikçe canlı kalan bir şey gibi söz ediyormuş. Selim, defteri yanına alıp aynı gün eski bir sahafa gitmiş.
Sahafın sahibi Nihat Efendi, Selim’in babasını tanırmış. Selim defteri ona gösterip bazı notları anlamakta zorlandığını söylemiş. Nihat Efendi deftere şöyle bir bakmış, sonra Selim’e babasının bilgiyi kapalı bir sandık gibi görmediğini anlatmış. Ona göre bir düşünce, kendi başına tamamlanmış sayılmazmış; bir insana değdiğinde, onun hayatında karşılık bulduğunda işlemeye başlarmış.
Selim o sırada raftaki eski kitaplardan birini eline almış. Sayfaları çevirirken kenara düşülmüş küçücük bir not görmüş:
“Burada dur.”
Bu iki kelime onu beklemediği kadar etkilemiş. Çünkü o satırın yanında bir zamanlar başka biri durmuş olmalıymış. Şimdi aynı satırın önünde kendisi duruyormuş. Kitap değişmemiş, cümle yerinde kalmış; fakat ona bakan insan değişmiş. Selim ilk kez o kadar açık sezmiş ki bilgi, yalnızca sayfada duran şey değilmiş. Bir cümle, ancak bir insana rastlayınca yeniden açılıyormuş.
Biraz sonra sahafa genç bir öğrenci girmiş. Okul için birkaç kitap arıyormuş. Selim’in elindeki defteri görünce ne olduğunu sormuş. Selim de “Eski bir düşünce,” demiş. Öğrenci, eski düşüncelerin daha doğru olup olmadığını merak etmiş.
Selim uzun uzun açıklamamış. Bazı düşüncelerin çok insana uğradıkça derinleştiğini söylemiş. Öğrenci bu kez fikirlerin de yolculuk yapıp yapmadığını sormuş. Selim, bazen bir şarkı gibi insandan insana geçtiklerini anlatmış.
Bu kısa konuşma Selim’in zihninde kalmış. Çünkü aradığı şey, o gün soyut bir tanım olarak değil, küçük bir karşılaşma olarak belirmiş. Bir soru gelmiş, bir insana değmiş ve oradan başka bir düşünce doğmuş.
Ertesi hafta Selim sınıfa o eski kitabı götürmüş. Öğrencilerine bilgi üzerine hazır bir tanım vermek yerine kitabı elden ele dolaştırmış. Çocuklar kitabın eski sayfalarına, kenar notlarına, başkalarının bıraktığı izlere bakmışlar.
Sonra kendiliğinden konuşmaya başlamışlar.
Bir öğrenci, bir türkünün kendisine tarih kitabından daha çok şey öğrettiğini söylemiş. Başka biri, annesinin yemek yaparken hiçbir ölçü kullanmadan kurduğu dengeyi anlatmış. Bir diğeri, iki insan arasındaki bir tartışmanın bazen yeni bir bakış açısı doğurabildiğini fark ettiğini söylemiş.
Selim o gün aynı düşüncenin her öğrencide başka bir kapı açtığını görmüş. Bilgi, tek bir ağızdan çıkıp herkese aynı biçimde yerleşmiyormuş. Kiminin hafızasına, kiminin evine, kiminin kırgınlığına uğrayarak değişiyor; her insanda başka bir anlam kazanıyormuş.
Ders bittikten sonra Selim babasının defterini yeniden açmış. Yarım kalmış bir cümle vardı:
“Bir fikir, kendine uygun insanı bulduğunda…”
Cümleyi tamamlamak istemiş. Kalemini çıkarmış, bir süre beklemiş. Sonra yazmaktan vazgeçmiş. Çünkü artık bazı cümlelerin defterde tamamlanmadığını anlamış. Onlar, başka insanlarda ve başka karşılaşmalarda tamamlanıyormuş.
Ben bu hikâyeyi ilk okuduğumda, onu yalnızca bilginin paylaşılması üzerine sade bir anlatı sanmıştım. Fakat Panlektik felsefe açısından bakınca hikâyenin daha derin bir yere işaret ettiğini görüyorum.
Selim’in babasından kalan defter, tek başına bilginin kendisi değildir. Defter yalnızca bir imkân taşır. O imkân, Selim ona yeniden döndüğünde hareketlenir. Sahaf, eski kitap, kenar notu, öğrencinin sorusu ve sınıftaki konuşmalar bu hareketi genişletir.
Panlektik düşüncede bilgi, sahip olunan kapalı bir nesne gibi durmaz. Bir fikir, bir insana temas eder; o insan onu kendi hayatı, hafızası ve sorusuyla karşılar. Böylece yeni bir anlam alanı açılır. Hikâyede bunu açıkça görürüz: Aynı cümle Selim’de başka, sahafın sözlerinde başka, öğrencinin sorusunda başka, sınıftaki örneklerde başka bir hâl alır.
Bu yüzden hikâyenin merkezinde basit bir paylaşma öğüdü yoktur. Daha derinde, bilginin ancak dolaşım içinde canlı kalabileceği düşüncesi vardır. Defterde duran cümle tamamlanmamıştır; çünkü bilgi de tek bir elde tamamlanmaz. İnsanlardan geçtikçe genişler, değişir, derinleşir.
Selim’in cümleyi tamamlamaktan vazgeçmesi bu yüzden önemlidir. O artık anlamıştır: Bazı fikirler yazılarak bitmez. Onlar ancak yeni karşılaşmalarda yaşamaya devam eder.
















