AGFOCERT

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Leo Strauss’un Persecution and the Art of Writing kitabı, ilk bakışta “baskı dönemlerinde filozoflar nasıl yazdı?” sorusunu inceliyor gibi görünür. Fakat biraz yaklaşınca mesele yalnızca sansür değildir. Strauss’un asıl ilgilendiği şey, düşüncenin kendisini ko…

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Kitap, felsefe ile siyaset arasındaki gerilimden doğar. Chicago Üniversitesi yayını eserin merkezindeki problemi açıkça böyle tanımlar: Kitaptaki yazılar felsefe ile politika ilişkisi etrafında döner; Strauss’a göre birçok filozof, özellikle siyasal filozoflar, zulüm tehdidi karşısında en aykırı fikirlerini metnin içine gizleyerek yazmıştır.

Strauss burada bize basit bir hileden söz etmez. Filozof korktuğu için yalan söylemez; hakikati taşıyabileceği bir kap arar. Açıkça söylenen söz, bazen hakikati kurtarmaz, onu hemen avcının önüne bırakır. O yüzden bazı metinlerde asıl anlam, cümlenin üstünde değil, cümlenin davranışında durur. Bir tekrar, bir çelişki, gereksiz gibi görünen bir vurgu, fazla sessiz bırakılmış bir yer… Bunlar yalnızca üslup kusuru değil, dikkatli okur için kapı olabilir.

Strauss’un “satır aralarını okumak” dediği şey, aslında okurun da metne emek vermesini ister. Herkes için yazılmış bir dış yüz vardır; bir de acele etmeyen, metnin nabzını yoklayan okura açılan iç yüz. Bu yüzden Strauss’un kitabı yalnızca yazma sanatı üzerine değildir; okuma ahlakı üzerine de bir kitaptır. Okur, metne hükmetmeye değil, onun sakladığı zorunluluğu anlamaya çağrılır.

Burada önemli bir ayrım var. Strauss’a göre baskı, düşünceyi bütünüyle susturamaz. Tam tersine, bazı durumlarda düşünceyi daha incelikli, daha disiplinli, daha çok katmanlı hâle getirir. JSTOR’da yer alan 1941 tarihli makale kaydı da bunu açık biçimde gösterir: Zulüm ile “satır aralarına yazma” arasında zorunlu bir ilişki kuruluyorsa, metnin bir siyasal ya da toplumsal ortodoksinin baskısı altında yazılmış olması gerekir.

Bu fikir bana şunu düşündürüyor: Hakikat her zaman düz bir yolda yürümez. Bazen açık alanda değil, dar geçitlerde kendisini korur. Baskı, hakikati öldürmek ister; fakat bazı zihinlerde onu daha yoğun bir hâle getirir. Dışarıdan bakıldığında metin sakin görünür. İçeride ise kelimeler birbirine yaslanmış, susarak anlaşmış gibidir.

Strauss’un ilgilendiği isimler de tesadüf değildir. Kitapta Maimonides’in Guide for the Perplexed eseri, Judah Halevi’nin Kuzarisi ve Spinoza’nın Theologico-Political Treatisei gibi metinler üzerinden bu yazma biçimi incelenir. Chicago baskısının içindekiler listesi de bu hattı gösterir: girişten sonra “Persecution and the Art of Writing”, ardından Maimonides, Kuzari ve Spinoza üzerine bölümler gelir.

Maimonides örneği özellikle güçlüdür. Çünkü burada yalnızca felsefe ile siyaset değil, akıl ile vahiy arasındaki gerilim de vardır. Filozof, dini geleneğin içinde konuşur; fakat aklın sorularını da susturamaz. Açıkça kopamaz, tamamen teslim de olmaz. Böylece metin, iki dünya arasında kurulmuş ince bir köprüye dönüşür. Köprüden herkes geçer, ama herkes aynı manzarayı görmez.

Spinoza’da gerilim başka biçimde belirir. O daha açık, daha saldırgan, daha modern bir eşikte durur. Yine de Strauss için mesele aynıdır: Bir düşünür, hâkim kanaatlerin ortasında neyi ne kadar söyleyebilir? Hangi cümle kamuya, hangi cümle dikkatli okura yazılmıştır? Bir metnin gerçek niyeti, her zaman ilk okunuşta kendini teslim eder mi?

Senin dilinle söylersek, Strauss burada metni bir “düğüm” gibi okur. Düğüm, ilk bakışta kapalıdır. Fakat doğru yerinden tutulduğunda yalnızca çözülmez; içinden bağlam açılır. Metnin görünen anlamı bir kabuktur. Saklı anlam ise o kabuğun altında bekleyen daha hassas bir hareket. Okur o harekete yaklaştığında artık yalnızca bilgi almıyordur; metnin kurduğu imtihana giriyordur.

Bu yüzden kitap, modern okura da sert bir uyarı taşır. Biz çoğu zaman metni fazla hızlı tüketiyoruz. Cümleleri anlamak yerine sınıflandırıyoruz. “Dindar”, “seküler”, “muhafazakâr”, “radikal”, “rasyonalist”, “mistik” gibi etiketlerle metni bir rafa koyuyoruz. Strauss ise rafı değil, çatlağı gösterir. Çünkü bazen yazarın asıl sözü, ait göründüğü rafı hafifçe yerinden oynatmasında saklıdır.

Fakat Strauss’un yaklaşımında bir tehlike de var. Her metinde gizli anlam aramak, okuru paranoyaya sürükleyebilir. Bazen cümle gerçekten söylediği şeydir. Her çelişki bilinçli bir işaret, her suskunluk ezoterik bir sır olmayabilir. Strauss’un yöntemi güçlüdür; ama ölçüsüz kullanılırsa metnin kendisini değil, okurun kendi gölgesini büyütür.

Yine de bu tehlike, kitabın değerini azaltmaz. Tam tersine, okuma disiplinini zorunlu kılar. Strauss bize şunu öğretir: Metnin saklı bir anlamı olabilir; fakat bu anlam keyfî biçimde icat edilmez. Tarih, baskı şartları, yazarın dili, tekrar eden gerilimler, dönemin ortodoksisi ve metindeki tuhaflıklar birlikte okunmalıdır. Saklı olan, yalnızca sezgiyle değil, sabırla bulunur.

Bana göre kitabın en derin tarafı şurada: Hakikat ile güvenlik her zaman aynı yerde durmaz. Bazı çağlarda doğruyu söylemek, onu yok etmeye davetiye çıkarmaktır. O zaman düşünür, hakikati doğrudan bağırmak yerine onu metnin içine gömer. Bu gömme bir kaçış değil, emanet biçimidir. Yazar gider; metin kalır. Uygun okur geldiğinde, gömülü şey yeniden nefes alır.

Strauss’un kitabı bu yüzden yalnızca eski filozofları anlatmaz. Bugün de her baskı düzeninde, her ideolojik kalabalıkta, her linç atmosferinde aynı mesele geri döner: İnsan hakikati nasıl söyler? Açıkça mı, dolaylı mı, susarak mı, ima ederek mi? Ve daha zor soru şudur: Hakikat, onu duymaya hazır olmayan kulağa doğrudan verildiğinde hâlâ hakikat olarak kalır mı?

Bu kitap bana, düşüncenin bazen dümdüz konuşmadığını; kıvrılarak, saklanarak, kendini koruyarak ilerlediğini düşündürüyor. Bazı metinler kapı gibi açılmaz. Önce duvar gibi durur. Sonra küçük bir çizgi fark edilir. O çizgi büyür, bir aralığa dönüşür. Okur oradan içeri girdiğinde artık aynı metni okumuyordur. Metin de onu okuyordur.