AGFOCERT

Tesfaye Alemu ve Panlektik: Maskenin Altındaki İnsan

Tesfaye Alemu, ilk bakışta güçlü bir lider adayı gibi görünür. Zekidir, soğukkanlıdır, insanları ve sistemleri okuma konusunda olağanüstü bir sezgiye sahiptir. Fakat onu ilginç kılan asıl şey gücü değil, gücün içinde taşıdığı çatlamadır. Tesfaye,…

Tesfaye Alemu ve Panlektik: Maskenin Altındaki İnsan

Panlektik düşünce açısından Tesfaye, tek bir kavramla açıklanamayacak bir karakterdir. Onda akıl vardır, fakat bu akıl huzurlu değildir. İnanç vardır, fakat saf bir teslimiyet hâlinde durmaz. Merhamet vardır, fakat çoğu zaman stratejinin sert kabuğu altında saklanır. İrade vardır, fakat bu irade her zaman temiz bir ışık gibi parlamaz; bazen insanın kendi karanlığını da aydınlatır.

Onun karakterinde en belirgin gerilim, hakikat ile maske arasındadır. Tesfaye ne tamamen göründüğü kişidir ne de bütünüyle sakladığı kişiden ibarettir. Kendisini anlamak isteyen herkes, onun sözlerinden çok susuşlarına bakmak zorundadır. Çünkü Tesfaye’nin asıl dünyası, açıkça söylediklerinde değil, söylemekten kaçındığı yerlerde kurulur.

Panlektik felsefede bilgi, nüve ile düğümün karşılaşmasından doğar. Tesfaye’nin içindeki nüve, kişisel bir hırs değildir. Daha derinde, tarihsel bir yük, aileden gelen bir yön ve halkın kaderiyle ilgili ağır bir sorumluluk duygusu vardır. Fakat bu nüve, onun içinde saf hâliyle kalmaz. Hayatla, siyasetle, güçle ve korkuyla karşılaştıkça başka biçimler alır.

Bu yüzden Tesfaye’yi klasik anlamda “iyi” ya da “kötü” diye okumak metni daraltır. O, iyi niyetin karanlık yöntemlerle temas ettiğinde neye dönüşebileceğini gösteren bir karakterdir. Kendisini bir kurtuluş fikrine adar; fakat her adanmışlık gibi, bu da onu yüceltirken eksiltir. İnsan bazen bir amacı taşırken büyür. Bazen de o amacın ağırlığı altında kendi sesini kaybeder.

Tesfaye’nin en güçlü tarafı, insanları yalnız söyledikleriyle değil, sakladıklarıyla da okuyabilmesidir. Bir kalabalığın alkışına hemen inanmaz. Bir partinin resmî cümlesine kapılmaz. Bir devletin parlak kavramlarının arkasındaki niyeti sezebilir. Onun için dil, yalnız iletişim aracı değildir; iktidarın en ince silahlarından biridir. Kelimelerin nasıl seçildiğini, hangi gerçeği örttüğünü ve hangi duyguyu yönlendirdiğini fark eder.

Fakat aynı yetenek, onu tehlikeli bir eşiğe de getirir. Çünkü dili bu kadar iyi okuyan biri, onu başkaları üzerinde kullanmayı da öğrenir. Tesfaye’nin trajik tarafı burada başlar. Hakikati korumak isterken hakikati yönetmeye kalkar. Halkı anlamak isterken halkın duygusunu biçimlendirmeye başlar. Bir noktadan sonra şu soru belirir: İnsan bir davayı mı taşır, yoksa dava insanı kendi aracına mı dönüştürür?

Tesfaye’nin Panlektik yönü, farklı karşıtlıkları aynı bedende taşımasında görünür. Onda baba çizgisinden gelen disiplin, hesap ve dikey bir sorumluluk duygusu vardır. Anne çizgisinden gelen daha derin, daha yerel, daha duygusal bir hafıza da onun içinde yaşar. Bu iki damar birleştiğinde Tesfaye hem soğuk aklın hem de halkın sıcak yarasının dilini konuşabilen biri olur.

Patrice Lumumba’nın mirası, Tesfaye’nin arka planında sessiz ama güçlü bir gölge gibi durur. Lumumba, Kongo’nun yalnız siyasi bağımsızlığını değil, kaynakları üzerindeki gerçek iradesini de savunan bir figürdü. Onun trajik akıbeti, Tesfaye’nin dünyasında basit bir tarih bilgisi olarak kalmaz; erken gelen cesaretin, hazırlıksız yakalanan hakikatin ve büyük güçler karşısında yalnız bırakılmış bir idealizmin sembolüne dönüşür.

Tesfaye, Lumumba’ya bakarken yalnız bir kahramanı görmez. Bir uyarı da görür. Cesaret tek başına yetmeyebilir. Haklı olmak, ayakta kalmayı garanti etmez. Bir halkın yarasını dile getirmek başka, o yarayı taşıyabilecek bir yapı kurmak başkadır. Lumumba’nın mirası bu yüzden Tesfaye’nin zihninde hem saygı uyandırır hem de stratejik bir soğukluk doğurur. O, aynı kaderi tekrar etmemek için yalnız konuşmayı değil, beklemeyi, sızmayı, dili tersine çevirmeyi ve düşmanın yöntemini çözmeyi öğrenir.

Panlektik açıdan Lumumba, Tesfaye’nin içindeki nüveyi derinleştiren tarihsel bir temas noktasıdır. Tesfaye’nin kişisel mücadelesi, Lumumba’nın yarım kalmış çağrısıyla karşılaştığında daha geniş bir bağlama açılır. Artık mesele yalnız bir insanın yükselişi değildir; bir kıtanın hafızasında yarım kalmış bir cümlenin yeniden kurulmasıdır. Fakat Tesfaye bu mirası romantik bir bağlılıkla taşımaz. Onu acı bir ders gibi taşır. Lumumba’nın ateşi onda yaşar; ama Tesfaye o ateşi çıplak bir isyana değil, uzun vadeli bir mimariye dönüştürmek ister.

Bu çift yönlülük onu güçlü kılar. Ama aynı zamanda parçalar.

Çünkü bir insan iki dünyanın dilini biliyorsa, iki dünyadan birine kolayca sığınamaz. Tesfaye ne bütünüyle sistemin adamıdır ne de bütünüyle halkın saf çocuğu. İkisinin arasında yürür. Bazen köprü gibi, bazen bıçak sırtında.

Onun karakterindeki volkanik taş motifi bu yüzden önemlidir. Taş, Tesfaye’nin kökünü hatırlatır. Toprağı, aileyi, başlangıcı, unutulmaması gereken ilk sesi temsil eder. Ama taş yalnızca nostaljik bir hatıra değildir. Tesfaye her büyük karar eşiğinde ona dokunduğunda, sanki kendi içindeki eski soruya döner: Ben hâlâ başladığım yerde miyim?

Bu soru, romanın Tesfaye üzerinden açtığı en güçlü Panlektik sorulardan biridir. Çünkü insan yalnız nereye gittiğiyle değil, giderken neyi yanında taşıdığıyla da anlaşılır. Tesfaye çok şey taşır: görev, suçluluk, hesap, sevgi, öfke, sabır ve korku. Bunların hiçbirini bütünüyle dışarı vurmaz. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında donuk görünen yüzünün altında sürekli çalışan bir iç mahkeme vardır.

Tesfaye’nin okuyucuda merak uyandırmasının sebebi de budur. Onun ne yapacağını değil, hangi noktada kendisiyle yüzleşeceğini merak ederiz. Büyük hamleleri kadar küçük tereddütleri de önemlidir. Çünkü Tesfaye’nin asıl savaşı yalnız dış dünyada değildir. En zor savaş, kendi içinde kurduğu gerekçelerle vicdanı arasındadır.

Panlektik açıdan Tesfaye bir “düğüm karakter”dir. Farklı tarihlerin, aile mirasının, Afrika’nın yaralı hafızasının, teknolojik çağın gözetim düzeninin, inancın ve iktidarın kesiştiği yerde durur. Onu çözmek, yalnız bir insanı çözmek değildir; bir çağın insan ruhunda bıraktığı izi okumaktır.

Bu nedenle Tesfaye Alemu, roman içinde yalnızca olayları ilerleten bir figür olarak düşünülmemeli. O, okuyucuyu rahatsız eden bir aynadır. Şunu sordurur: Bir insan büyük bir amaç uğruna ne kadar değişebilir? Değiştikten sonra hâlâ aynı insan olduğunu nasıl anlayabilir? Ve en önemlisi, bir hakikati taşımak isteyen kişi, onu korumak için maskeye başvurduğunda, maskenin nerede bittiğini nasıl bilebilir?

Tesfaye’nin cevabı hemen verilmez. Zaten romanı merak ettiren de budur. Onun hikâyesi, bir kahramanın yükselişinden çok, bir insanın kendi içindeki ışıkla gölge arasında yürüyüşüdür. Panlektik düşünce bu yürüyüşte hüküm vermek yerine gerilimi görünür kılar.

Tesfaye Alemu tam da bu yüzden güçlüdür: Çünkü okur onu anlamaya çalışırken, yalnız onu değil, kendi ahlak sınırlarını da yoklamaya başlar.