AGFOCERT

Boş Levha Değiliz: Panlektik Varoluş Manifestosu

İnsan boş doğmaz. Açığa çıkmayı bekleyen imkânlar taşır.

Boş Levha Değiliz: Panlektik Varoluş Manifestosu

Bu cümle, insanı dış dünyanın üzerine yazı yazdığı edilgin bir yüzey gibi gören anlayışlara karşı bir itirazdır. İnsan cansız bir levha değil; taşıyan, karşılayan, seçen, direnen ve karşılaştıkça kendini açan canlı bir varlıktır.

John Locke’un tabula rasa düşüncesi kendi çağında önemli bir kapı araladı. Doğuştan gelen ayrıcalıklara, aristokratik kader fikrine ve insanı baştan belirlenmiş sınıflara mahkûm eden anlayışlara karşı “insan deneyimle şekillenir” demek özgürleştiriciydi. Eğitim, değişim ve aklın gelişebilirliği için bu düşüncenin değeri vardı.

Fakat insanın başlangıcını bugün daha derin bir yerden düşünmek gerekir. İnsan, deneyimin üzerine yazıldığı boş bir yüzey olarak doğmaz. Daha doğmadan önce bile bir mirasın, bir yönelimin, biyolojik ve varoluşsal bir akışın içindedir. Hayat ilk andan itibaren ilişkiyle başlar. Sperm boş değildir; yumurta pasif değildir; döllenme mekanik bir birleşmeden ibaret değildir. Seçilim, taşıyıcılık, direnç ve imkân vardır.

Panlektik itiraz burada belirir. Başlangıç sessiz bir boşluk değil, bir karşılaşmadır. Bir nüve gelir, bir düğüm onu karşılar; bu temasla yeni bir bağlam açılır. İnsan o bağlamın içinde yalnızca oluşmaz, oluşun anlamını da taşımaya başlar.

Dünya insana dokunur; insan da dünyayı karşılar. Deneyim önemlidir, fakat tek başına yaratıcı değildir. Aynı söz bir zihinde kaybolurken başka bir zihinde ömür boyu sürecek bir dönüşüm başlatabilir. Aynı acı birini kırar, bir başkasını derinleştirir. İnsan gerçekten boş bir levha olsaydı, aynı yazı herkeste aynı sonucu verirdi.

İnsanın bir dokusu vardır. Bu doku yalnızca genetik ya da kültürel değildir. Bedenin hafızası, ataların izi, dilin gölgesi, aileden taşınan sessizlikler, çağın havası ve insanın iç açıklığı bu dokunun parçalarıdır. Deneyim bu yüzeye değer; yüzey onu kendi yapısına göre büker, reddeder, derinleştirir ya da çoğaltır.

İnsan hazır yazılmış bir kitap gibi dünyaya gelmez; ama dokusuz, yönsüz, bembeyaz bir sayfa da değildir. Daha çok, damarları bulunan bir kâğıda benzer. Mürekkep sonradan gelir; fakat nasıl yayılacağını kâğıdın dokusu da belirler.

Panlektik bakışta varoluş boşlukla değil, imkânla başlar. İmkân tamamlanmış kader değildir; açılmayı bekleyen yönelimdir. Bir tohumun içinde ağaç imkânı vardır, fakat bu, ağacın her koşulda aynı biçimde ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Toprak, su, ışık ve zaman gerekir. Yine de tohum sıradan bir taş değildir. İçinde bir çağrı, biçimlenme kabiliyeti ve yön taşır.

İnsan da böyledir. Dünyaya tamamlanmış olarak gelmez; fakat boş da gelmez. İçinde açığa çıkmayı bekleyen nüveler, karşılaşmayı bekleyen düğümler ve henüz kurulmamış bağlamlar taşır.

Varoluş manifestomuzun ilk ilkesi şudur: İnsan boş doğmaz. Açığa çıkmayı bekleyen imkânlar taşır.

Boş doğmak edilginliği ima eder. İmkânlarla doğmak ise oluşu, yolculuğu ve sorumluluğu çağırır. İnsan eksik olduğu için değersiz değildir; eksik olduğu için hareket eder. Eksiklik burada kusur değil, varoluşun açıklığıdır.

Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” sözü, insanın kendini seçimleriyle kurduğunu hatırlatır. Panlektik bakış buna küçük ama önemli bir ek yapar: Varoluş özden önce gelebilir; fakat hiçbir varoluş mutlak boşluktan başlamaz.

İnsan kendini kurar; ancak bunu hiçlikten değil, taşıdığı imkânlarla dünya arasındaki gerilimden yapar. Kendisine verilmiş olanla seçtiği şey arasında biçimlenir. Özgürlük boş bir sahnede değil, zaten kurulmuş ama hâlâ açık olan bir dünyada gerçekleşir.

İnsan ne yalnızca kaderdir ne de yalnızca seçim. Verilenle seçilenin geriliminde açılır.

Eğitim açısından bu bakış önemlidir. Eğitim, boş levhaya bilgi yazmak değildir. Öğrencinin içinde zaten var olan imkânları doğru karşılaşmalarla uyandırmaktır. Öğretmen yazıcı değil, uyandırıcıdır. Bilgi mürekkep değil, nüvedir. Öğrenci boş yüzey değil, düğümdür. Sınıf ise aktarım mekânından önce bağlamın açıldığı canlı bir alandır.

Ahlak açısından sonuç daha derindir. İnsan boş bir levha değilse, hiçbir insan tek bir davranışına indirgenemez. Her insan görünmez mirasları, bastırılmış imkânları ve açılmamış anlamlarıyla birlikte düşünülmelidir. Bu yaklaşım suçu aklamaz; sorumluluğu daha derinden kavrar.

Bilgi de dışarıdan içeriye aktarılan sabit bir nesne değildir. Bilgi karşılaşmada doğar. Hakikat donmuş hâlde beklemez; insan ona yöneldikçe, düğümler birbirine temas ettikçe, bağlamlar genişledikçe görünür olur. Bilmek sahip olmak değil; taşımak, dönüştürmek ve sorumluluk almaktır.

İnsan kendine sahip olmaz; kendini taşır. Bedenini taşır, fakat bedeninden ibaret değildir. Geçmişini taşır, fakat geçmişine mahkûm değildir. Acısını taşır, fakat acısından ibaret değildir. Özgürlüğünü taşır, fakat özgürlüğü keyfîlik değildir.

Varoluş bu yüzden bir sarmaldır. Aynı sorulara tekrar tekrar döneriz: Ben kimim? Nereden geliyorum? Ne olabilirim? Neyi seçmeliyim? Fakat bu sorulara her dönüşümüzde aynı kişi değilizdir. İnsan aynı soruya her defasında başka bir yükseklikten bakar.