İbnü’l-Arabî’ye atfedilen bu söz, sade görünür; fakat insanı kolay bırakmaz. Çünkü burada ilim, yalnızca öğrenilen şeylerin toplamı olarak durmaz. İlim, insanın hakikate nasıl yaklaştığını, kendini o yolculukta nereye koyduğunu ve bildiği karşısında nasıl bir hâl taşıdığını da gösterir. Bir kapı gibidir; ama her kapı gibi, onu açanın niyetiyle anlam kazanır.
İnsan bazen bildikçe büyüdüğünü sanır. Oysa İbnü’l-Arabî’nin işaret ettiği çizgide bilgi, insanı büyütmek için değil, insanın haddini görmesi için vardır. Hakikate yaklaşan kişi, çoğu zaman bildiklerinin çoğalmasından önce bilmediklerinin genişlediğini fark eder. Önünde yeni bir alan açılır; fakat bu açıklık aynı zamanda idrakin sınırını da gösterir. İlim, burada bir zafer duygusu değil, bir edep meselesidir.
Bu yüzden İbnü’l-Arabî’de hakikat, insanın ele geçirip cebine koyacağı bir nesne gibi düşünülemez. Hakikat, yaklaşılacak ama tüketilemeyecek bir derinliktir. İnsan onu kavramaya çalışır; fakat kavradığı her şey, hakikatin bütünü değil, kendi idrakine açılan paydır. Tecelli dediğimiz şey de burada anlam kazanır. Varlıkta görünen her iz, Mutlak olanın bir işaretidir; fakat işaret, kaynağın tamamı değildir.
Agnostik düşünceyle kurulabilecek temas tam bu noktada belirir. İbnü’l-Arabî agnostik değildir; o, İslami düşüncenin içinden konuşur ve varlığı ilahi tecelli olarak okur. Fakat insan bilgisinin sınırına dair sezgisi, agnostizmin taşıdığı tevazuyu hatırlatır. Panlektik bakış da bu benzerliği önemser: Mutlak Yaratıcı’nın mahiyeti ve nihai niyeti insan tarafından bütünüyle bilinemeyebilir. Yine de bu bilinemezlik, hakikat arayışını iptal etmez; sadece onu kibirden arındırır.
İbnü’l-Arabî’nin büyüklüğü biraz da buradadır. O, bilginin değerini küçültmez; fakat bilgiyi mutlaklaştıran insanı uyarır. İlim, hakikate giden yolu kapatmaz. Yolu kapatan, insanın ilmi kendi benliğine yük yapmasıdır. Bilgi tevazuyla taşındığında kalbi genişletir; gururla taşındığında insanın önünde perde olur. Böylece insan yolun kendisini değil, yoldaki kendi gölgesini izlemeye başlar.
Panlektik düşünce, bu noktada İbnü’l-Arabî’nin işaret ettiği edebi kendi diliyle yeniden okur. Bilgi son durak değildir; Mutlak Güç’e yönelen yürüyüşte bir vasıtadır. İnsan, elindeki parçayı bütün sanmadığı sürece bilgiden fayda görür. Parçayı küçümsemek de yanlıştır; fakat onu bütün yerine koymak daha büyük bir yanılgıdır. Hakikate yaklaşmak, parçayı yerli yerine koyabilme olgunluğudur.
Akıl ve ilham da bu yürüyüşte birbirini tamamlar. Yalnız akıl insanı kuru bir açıklamaya götürebilir; yalnız ilham ise dağınık bir sezgiye dönüşebilir. Akıl yolu çizer, ilham yolun içindeki işareti sezer. İbnü’l-Arabî’nin dili bu yüzden yalnız kavramsal değildir; aynı zamanda sezgisel, içsel ve derin bir dildir. O, hakikati kuru bir bilgi konusu olmaktan çıkarıp insanın bütün varlığıyla yöneldiği bir ufuk hâline getirir.
İnsan bildiğiyle de kaybolabilir. Hatta çoğu zaman en çok bildiğini sandığı yerde kaybolur. Zihin kendine bir düzen kurar, sonra o düzenin içinde güvende olduğunu sanır. Fakat hakikat, insanın kurduğu düzenlerden daha geniştir. Bilgi ne kadar çoğalırsa çoğalsın, onu taşıyan kalpte tevazu yoksa yol daralır. İnsan hakikate değil, kendi düşüncesinin çevresinde dönmeye başlar.
Stoacıların erdem anlayışıyla İbnü’l-Arabî’nin ilim edebi burada aynı çizgide buluşur. Bilgi, insanı daha sert, daha hükmedici, daha kapalı biri hâline getiriyorsa eksik taşınmıştır. Öğrenilen her şey insanı biraz daha uyanık, biraz daha dikkatli, biraz daha ölçülü kılmalıdır. Hakikate yaklaşan kişi sonunda büyüklüğünü değil, yerini görür. Bu fark ediş küçülmek değildir; insanın kendini doğru yere koymasıdır.
İbnü’l-Arabî’nin sözü bu yüzden yalnızca ilme dair bir uyarı değildir. İnsanın hakikat karşısındaki duruşunu anlatır. Bilgi insana verilmiş kıymetli bir araçtır; fakat o araç, insanın nefsine bağlandığında yol göstermez. Perdeye dönüşür. Panlektik bakış da aynı yerden konuşur: İnsan, Mutlak Güç’ün önünde bildikleriyle övünmek için değil, bildiklerini aşan derinliği sezmek için durur.
Sonunda mesele bilginin çokluğu değil, bilginin insanda neye dönüştüğüdür. İlim insanı daha mütevazı, daha dikkatli ve daha derin yapıyorsa yol açar. Gururu besliyorsa hakikatin önünü örter. İbnü’l-Arabî’nin işaret ettiği edep de burada saklıdır: İnsan, bildiği kadar değil; bildiğini nasıl taşıdığı kadar insandır.
















