AGFOCERT

Kökler ve Kırık Kılıç

Akşam olmuştu. Güneş dağların arkasına iniyor, köyün üstüne ince bir serinlik çöküyordu. Harman yerinden dönen birkaç kadın, uzaktan olup bitene bakıyor; çocuklar ise kapı aralıklarından başlarını çıkarıp fısıldaşıyordu.

Kökler ve Kırık Kılıç

Köyün dışında, eski değirmenin yakınında iki kişi duruyordu: Genç Ahmet ile ihtiyar İbrahim.

Ayaklarının dibinde Eşkıya Mustafa yatıyordu.

Mustafa yıllardır köyün başına bela olmuştu. Kimi zaman malları çalmış, kimi zaman insanları tehdit etmiş, kimi zaman da köylüleri birbirine düşürmüştü. Onun yüzünden geceleri kimse rahat uyuyamazdı. Kapılar erkenden kapanır, lambalar erken söndürülür, herkes sabahı beklerdi.

Ahmet, köyün en cesur delikanlısıydı. Uzun zamandır bu günü beklemişti. Sonunda Mustafa’yı yakalamış, dövüşmüş ve onu öldürmüştü. Şimdi elindeki kanlı kılıca bakıyor, içinden büyük bir ferahlık duyuyordu.

Kılıcını toprağa sapladı.

“Bitti,” dedi. “Artık köy kurtuldu.”

İhtiyar İbrahim cevap vermedi. Eğildi, yerdeki toprağı avuçladı. Parmaklarının arasında ufaladı. Sonra usulca yere bıraktı.

Ahmet ona döndü.

“Dede, duymadın mı? Bitti diyorum. Mustafa öldü.”

İbrahim ağır ağır başını kaldırdı.

“Mustafa öldü,” dedi. “Ama kötülük öldü mü?”

Ahmet kaşlarını çattı.

“Nasıl yani? Bunca yıl köye bela olan o değil miydi? Onun adamları değil miydi? Gece kapımıza dayanan, malımızı alan, bizi korkutan o değil miydi?”

İbrahim başını salladı.

“Oydu. Ama evlat, sen bir tarladaki yabani otu koparınca bütün tarla temizlenmiş olmaz. Kökü kalırsa yine çıkar. Hatta bazen daha gür çıkar.”

Ahmet’in yüzündeki sevinç biraz söndü.

“Demek istiyorsun ki başka eşkıyalar gelecek?”

“Gelir,” dedi İbrahim. “Dağ boş durmaz. Birinin bıraktığı yeri başkası doldurur. Hele köy korkaksa, dağ daha çabuk iner. Hele köy dağınıksa, eşkıya daha kolay çoğalır.”

Ahmet yerde yatan Mustafa’ya baktı.

“O zaman ne yapmalıydık? Onu öldürmese miydik?”

İbrahim gülümsedi.

“Hayır, onu durdurmak gerekti. Ama işin bittiğini sanman yanlış. Sen bugün bir adamı yendin. Fakat köyü kurtarmak başka iştir.”

Ahmet sustu. Bu söz hoşuna gitmemişti. O, köye kahraman olarak dönmeyi düşünüyordu. Herkesin kendisini omuzlara alacağını, çocukların arkasından koşacağını, ihtiyarların duasını alacağını sanıyordu. Fakat İbrahim’in sözleri, içine ağır bir taş gibi oturdu.

“Peki köy nasıl kurtulur?” diye sordu.

İbrahim değirmenin yanındaki boş tarlayı gösterdi.

“Şu tarlaya bak.”

Ahmet baktı. Tarla uzun zamandır ekilmemişti. Toprağın üstü kuru otlarla, dikenlerle doluydu.

“Görüyor musun?” dedi İbrahim. “Bu tarla eskiden buğday verirdi. Sonra sahibi korktu, dağa kaçtı. Tarla boş kaldı. Şimdi diken dolu. Tarla suçlu mu?”

“Hayır.”

“Diken suçlu mu?”

Ahmet düşündü.

“Bilmem. Diken işte. Nerede boşluk bulursa çıkar.”

İbrahim’in yüzü aydınlandı.

“İşte mesele bu. Boşluk kötülüğü çağırır. Boş tarla dikeni çağırır. Boş ev hırsızı çağırır. Boş meydan bağıranı haklı çıkarır. Boş kalp korkuyla dolar.”

Ahmet kılıcına baktı.

“Ben kılıcımla ne yapabilirim?”

“Her şeyi yapamazsın,” dedi İbrahim. “Kılıç keser. Ama ekmez. Kılıç korkutur. Ama güven kurmaz. Kılıç düşmanı durdurur. Ama köyü yaşatmaz.”

Ahmet’in eli kılıcın kabzasından yavaşça ayrıldı.

“Öyleyse ne lazım?”

“Toprak lazım. Tohum lazım. Sabır lazım. Birlik lazım. Adalet lazım. Köyün erkekleri birbirine düşmeyecek. Zengin fakiri ezmeyecek. Güçlü zayıfı yalnız bırakmayacak. Çocuklar yalnız korkuyu öğrenmeyecek. İnsanlar kapılarını sadece kilitlemeyi değil, birbirine açmayı da bilecek.”

Ahmet bunları dinlerken köyden birkaç kişi yaklaşmaya başladı. Herkes Mustafa’nın öldüğünü duymuştu. Kimi sevinçliydi, kimi hâlâ korkuyordu. Çünkü yıllarca korkan insan, tehlike geçince bile hemen rahatlayamaz.

Köylülerden biri seslendi:

“Ahmet! Öldü mü?”

Ahmet cevap vermedi.

Başka biri bağırdı:

“Kurtulduk mu?”

Ahmet yine sustu.

İbrahim ona baktı.

“Cevap ver,” dedi.

Ahmet yavaşça köylülere döndü.

“Mustafa öldü,” dedi. “Ama kurtulmak istiyorsak yarın tarlalara ineceğiz.”

Köylüler şaşırdı.

Birisi homurdandı:

“Tarlanın bununla ne ilgisi var?”

Ahmet, az önce kendisinin de anlamadığı şeyi şimdi ağır ağır anlamaya başlamıştı.

“Çok ilgisi var,” dedi. “Boş bıraktığımız her yere birileri gelir. Tarlayı boş bırakırsak diken gelir. Köyü boş bırakırsak eşkıya gelir. Aklımızı boş bırakırsak korku gelir.”

Köylüler birbirine baktı. Bu sözler, zafer narası gibi değildi. Ama daha gerçekti.

İbrahim gülümsedi. Ahmet’in omzuna elini koydu.

“Şimdi oldu,” dedi. “Bugün kılıç tuttun. Yarın saban tutacaksın. Asıl yiğitlik bazen budur.”

Gece çökmeye başlamıştı. Köylüler Mustafa’nın cesedini kaldırdılar. Kimse çok konuşmadı. Zafer bekledikleri kadar gürültülü olmamıştı. Fakat herkesin içinde garip bir düşünce uyanmıştı.

Ertesi sabah Ahmet erkenden kalktı. Kılıcını duvara astı. Bir süre ona baktı. Sonra dışarı çıktı, ambarın köşesindeki eski sabanı aldı.

İbrahim tarlanın başında onu bekliyordu.

“Geldin mi?” dedi.

Ahmet başını salladı.

“Geldim.”

“Peki kılıcın nerede?”

“Duvarda.”

“İyi,” dedi İbrahim. “Her şeyin zamanı var. Kılıcın zamanı geçti. Şimdi toprağın zamanı.”

Ahmet sabanı toprağa sürdü. İlk çizgi açıldığında içinden küçük taşlar, kuru kökler ve eski dikenler çıktı. İş kolay değildi. Toprak sertti. Ama Ahmet ilk kez anladı ki köyü kurtarmak, bir adamı öldürmekten daha uzun süren bir işti.

Öğleye doğru birkaç köylü daha geldi. Sonra başkaları da katıldı. Kadınlar su taşıdı. Çocuklar taş topladı. İhtiyarlar nereden başlanacağını gösterdi.

Akşam olduğunda tarla tamamen temizlenmemişti. Hatta belki de çok az şey değişmişti. Ama artık boş değildi.

Ahmet, gün batarken toprağa baktı. Sonra yavaşça gülümsedi.

Mustafa ölmüştü. Bu doğruydu.

Ama köy ilk defa gerçekten yaşamaya başlamıştı.