“Bir kelimenin anlamı, onun dildeki kullanımıdır” düşüncesine geldiğimde tanıdık bir şeye dokunduğumu fark ettim. Bu cümle bana yalnızca dil üzerine söylenmiş teknik bir tespit gibi gelmedi. Daha çok, insanın anlamla kurduğu ilişkiye dair derin bir sezgi taşıyordu. Kelime kendi başına kapalı bir kutu değildi. Bir yere düşüyor, birine değiyor, bir yaşantının içinde bambaşka bir ağırlık kazanıyordu.
Gündelik hayatta bunu sık sık görürüz. “Sabır” kelimesi bir çocuğa sırada beklerken söylendiğinde hafiftir. Aynı kelime, ağır bir kaybın ardından söylenince insanın içine taş gibi oturabilir. Ses aynıdır, harfler aynıdır; fakat kelimenin değdiği yer değişmiştir. Anlam, sözlükte duran karşılıktan ibaret değildir. Söylendiği an, söyleyen kişi, duyanın iç dünyası ve o anın yükü kelimeyi yeniden kurar.
Wittgenstein’ın “dil oyunları” dediği şey burada daha anlaşılır hâle gelir. Bir kelime, ait olduğu hayat düzeni içinde anlam kazanır. Mahkeme salonunda “suç” başka bir ağırlık taşır, çocukların oyununda başka, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı bir gecede bambaşka. Aynı kelime, farklı zeminlerde farklı bir kuvvetle çalışır.
Bunu okurken kendi düşüncelerimin bir yerden karşılık bulduğunu hissettim. Uzun zamandır anlamın tek başına cümlede durmadığını, insanla ve durumla birlikte açıldığını düşünüyordum. Bazı sözler vardır, ilk duyulduğunda geçip gider. Sonra yıllar sonra, başka bir yerde, başka bir kırılmanın içinde yeniden karşımıza çıkar ve bu defa içimizde bir yer bulur. Demek ki kelime yalnızca söylenmiş olmakla tamamlanmaz; onu karşılayan bir hazırlık, bir yara, bir arayış da gerekir.
Wittgenstein’ın gücü burada ortaya çıkıyor. O, kelimelerin bizi kolayca büyüleyebileceğini gösterir. Bir kavramı sık kullandığımız için onu anladığımızı sanırız. “Hakikat”, “özgürlük”, “iman”, “benlik” gibi kelimeler dilimizde rahatça dolaşır. Fakat her kullanım aynı derinliği taşımaz. Bazen kelime yalnızca alışkanlıktır. Bazen de aynı kelime, insanın bütün iç düzenini yoklayan bir sese dönüşür.
Felsefi sorunların çoğu belki de kelimeleri yanlış yerde aramamızdan doğar. Bir kelimeyi ait olmadığı alana taşıdığımızda zihin karışır. Gündelik bir ifadeyi metafizik bir kesinlik gibi ele alırız; kişisel bir sezgiyi evrensel hüküm sanırız; bir mecazı gerçekliğin kendisi gibi kullanırız. Wittgenstein, bu karışıklıkları çözmek için dili yeniden yerine çağırır.
Yine de onun söylediklerinde yalnızca bir temizlik çabası görmüyorum. Bana göre burada daha derin bir şey var. İnsan, kelimelerle yalnızca haberleşmez; kelimelerle kendisini de yoklar. Bir söz bazen dışarıdan gelir ama içerideki bir yeri açar. Bir cümle, insanın yıllardır adını koyamadığı bir duyguyu görünür kılar. O anda dil, basit bir araç olmaktan çıkar; insanın kendi karanlığına tuttuğu ince bir ışığa dönüşür.
Wittgenstein’ın meşhur sözü de bu yüzden etkileyicidir: Felsefenin amacı, sineğe sinek şişesinden çıkış yolunu göstermektir. Bu sözde alçakgönüllü ama sarsıcı bir taraf var. Filozof, dünyayı baştan kuran kişi değildir burada. Bazen yalnızca sıkıştığımız kabı gösterir. Çıkışın sandığımız kadar uzakta olmadığını, fakat yanlış bakış yüzünden görünmez kaldığını sezdirir.
Bu cümleyi okurken kendi içimde şöyle bir düşünce belirdi: Belki de insan çoğu zaman cevapsız kaldığı için değil, sorusunu yanlış yerde tuttuğu için sıkışır. Kelime doğru olabilir, soru doğru olabilir; ama henüz yerini bulmamıştır. Bir anlamın açılması için bazen açıklama yetmez. Zaman, temas ve iç hazırlık gerekir.
Wittgenstein bana tam da bunu düşündürdü. Anlam, kelimenin içinde kilitli duran hazır bir şey değil. Kelime, bir hayatın içine girdiğinde, bir insanın yaşadığı şeyle karşılaştığında, bir durumun ağırlığına değdiğinde canlanıyor. Aynı sözün bir yerde suskun kalıp başka bir yerde insanı sarsması bundan.
Belki iyi felsefe de böyle çalışır. Bize yeni kelimeler vermekten çok, bildiğimizi sandığımız kelimeleri yeniden duymamızı sağlar. Bir anda “anladım” demeyiz belki; ama cümlenin önünde biraz daha uzun kalırız. Bazen düşünce tam da orada başlar.
















